Benjamin; İnci Avcısı (Politika ve İnancın Kesişen Ufku)
Pınar NURHAN*
Bu çalışmada Walter Benjamin’in düşünce tarihine, Marksizm ve kültürel çalışmalara katkısına, ayrıca bağlı bulunduğu Frankfurt Okulu’na değineceğiz. Eleştirel Teori olarak da bilinen Frankfurt Okulu’nun fertlerinden biri olan Benjamin’in gerek yazınsal üslubu gerekse Marksizm’e katkı sağladığı kültürel boyutun değerini göstermeye çalışacağız.
Anahtar kavramlar; Eleştirel Teori, Akıl Eleştirisi, Modernizm Eleştirisi, Frankfurt Okulu, Adorno ve Horkheimer, Walter Benjamin, Flaneur, Hikâye Anlatıcısı, Tarih kavramı, Mistisizm
“Benjamin, 1892 yılında Berlin’de doğdu. 1940 yılının eylül ayında İspanya’nın Fransa sınırındaki bir kasabada, Port-Bou’da intihar etti. Yaşamı boyunca İbiza’dan Moskova’ya, Paris’ten Capri’ye tüm Avrupa’yı mekan edindi. Tam bir Avrupalı gibi yaşadı ve öldü. Bir Alman Yahudisiydi ama Katolik Katalan mezarlığına defnedildi. Gençliğinde yoğun olarak öğrenci hareketi içinde yer aldı. Scholem gibi dostlarının da etkisiyle Yahudi Mesihçiliğiyle ilgilendi. Hiçbir zaman iyi bir Marksist olmadı. Tıpkı iyi bir Yahudi olmadığı gibi. Ne Scholem’in yanına Kudüs’e ne de Adorno’nun yanına NewYork’a gitti. Avrupa’ya gömüldü. Hem Scholem, hem Adorno hem de Brecht ile yakın dost oldu. Onların her birinde kendini bulabildi. Birbirinden çok farklı gelenek ve akımlara aynı anda yakınlaşabildiği gibi birbirinden çok farklı tipte insanlar arkadaş olabildi. Birbirinden çok farklı kadınlara aşık oldu. Belki de en çok sevdiği kavramlardan biri olan “Flaneur” olmaya özendi. Yine de kendisi olmayı başardı. Başyapıtı olmayan bir kült yazar oldu. Yaşarken pek tanıyanı olmadı belki ama ölümünden sonra ona ve yaptına yönelik ilgi ve hayranlık giderek arttı. Birçok dile çevrildi. Türkçeye öncelikle Marksist olarak girdi. Hakkında yazılar arttıkça farklı yönleri de keşfedilmeye başlandı. Üzerine giyse yakışan, ağzını her açtığında herkesi hayran bırakan kimileri gibi garip bir aurası vardı. Bu aura yapıtlarını sardı.” (Dellaloğlu, 2007;8)
Onu “İnci Avcısı”* olarak tanımlayan Arendt, şüphesiz çok haklı ve incelikli bir benzetimde bulunmuştur. Bu benzetim, köklerini Benjamin’in kestirilemeyen yönteminde, aslında yöntemsizliğinde bulur. Yüzyıllardır filozofların, edebiyatçıların alanına terk ettiği ve pozitivist tahayyülle itibar etmedikleri şiir ve hikâyeciliğe felsefi bir kavrayışla yöneldi. Sadece yönelmekle ve edebiyat felsefesi-sosyolojisi yapmakla kalmadı üstelik bir edebiyat etkinliği olarak hikâyeciliği politik, etik diskurunun aracı yöntemi haline getirdi. Benjamin yazdıklarıyla olduğu kadar yaşamıyla da disiplinler arası işbirliğinin değerini gözler önüne serdi. Hakikatin tek ve bölünemez olduğu idealist varsayımdan, tümüyle atomize olmuş bir maddeciliğe, panteizmin ezoterik damarları sayılabilecek olan kabala mistizmine kadar ontolojik yelpazenin bir çok rüzgarından esinlenmiş tutarlı bir sentez yaratabilmiştir.
“Hannah Arendt’in Benjamin hakkında söylediği “İnci Avcısı” benzetimini Arendt’in kendisi için de kullanabiliriz. Politika felsefesi tarihinin derinliklerine inip unutulmak üzere olan kavramları ve deneyimleri su yüzüne çıkararak hafızamızı canlı, bilincimizi ayık tutan bir inci avcısı. “ demiştir Fatmagül Berktay (Açık Radyo, Cuma Adlı adamlar, 24 Kasım 2011)
Bu yaratım süreci Benjamin söz konusu olduğunda sanatsal bir boyut taşır. Onun kurduğu cümleler şiirin ve hikâye anlatımının türlü metaforlarını bünyesinde barındırmaktadır. Kanımca Benjamin okumayı bu kadar zevkli hale getiren onun dil’indeki edebi büyüdür. İşte bir filozof olarak Benjamin’in klasik varsayımlardan ayrılışı, epistemolojik imkânsızlığını yaratır.
Besim Dellaloğlu bu konuda şunları söylemiş;
“Bence Benjamin ile epistemolojik bir ilişki kurulamaz. Hatta kurulmamalı zaten. Kurarsanız, bence ya size yazık olur ya da Benjamin’e. Dolayısıyla bunun karşıtı olarak benim önereceğim sıfat, “ontolojik” olacak. Ancak “ontolojik” bir ilşki kurulabilir bu tür yazarlarla. Olağanüstülük, sıra dışılık, hatta anormallik”(Dellaloğlu 2007;12)
Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine” de şiddete son verebilecek koşulların arayışındadır ve bu amaçla yazmıştır. Bu metnin yazıldığı dönem Naziler ile Sovyetler Birliği arasında Saldırmazlık Paktı’nın imzalandığı yıllardır. Faşist Nazi Almanya’sı ile Komünist Sovyet Birliği’nin bu imzaları Marksist sol geleneği şaşkınlık içinde bırakır.
Böyle bir olay, Sol gelenekteki filozofların, düşünürlerin,ideolojiyle hesaplaşmasının yolunu açmış hatta bunu zorunlu kılmıştır. Benjamin de Nazi faşizminin yarattığı acı havayı iliklerine kadar yaşamış hatta bu acı ile hayatını kaybetmiş bir filozof olarak Marksizm’i yeniden yorumlayan Eleştirel Teori’nin önemli bir aktörü olmuştur.
İşte “Tarih Kavramı Üzerine” metni, Benjamin’in tarih yazımı konusundaki kritikleriyle ana eksenini oluştururken, şiddetin tarihinin evrenselliğiyle yüzleşir. Tarih, enkaz üzerine enkaz biriktiren tek bir katastroftan ibarettir çünkü. Benjamin için İnsanın tarihle yüzleşmesi kendiyle yüzleşmesi, sorumluluğu üzerine alması anlamına gelir. Böyle bir bilinçlenme hem tekil olarak öznelerin hem de kitlesel suçların kefaretini ödemesi anlamına gelir. Bu aşamadan sonra artık insanlık, tarih yazımını egemenin elinden alma kararlılığı ve cesareti gösterebilir. İşte bu ele alış da “Tarihin havını tersine taramak” olarak vurgulanır. Şiddetin tarihini yazan egemenlerin elinden alınan irademizle barışın tarihi yazmak için kolları sıvayabiliriz.
Tam da burada W. Benjamin, metodolojisiyle çağının filozoflarından ayrılır. Sadece çağının değil özellikle modernizmle başlayan akılcı ya da deneyci epistemolojilerin tümünden kopuşu arzular ve bunu dile getirir. İleride buna değineceğiz.
Ona göre tarihçinin yapması gereken; geçmişi kurtarmaktır. Hegelci bir eskatoloji, tarihin kaçınılmaz biçimde ilerlediği fikri, bizi olup bitenlere ilişkin doğal bir kabule götürür. Frankfurt Okulunun temel varsayımlardan birini, büyük anlatıların tümünde var olan “Kurtuluş” ülküsünü kritize etme girişimini Benjamin’de de görmekteyiz. Elbette Benjamin için umut hep vardır ama bu umut “değişimin biteceği durağan bir mükemmellik evresine doğru ilerleyeceğiz” anlamında değildir. Herakleitosçu anlamda döngüsel, değişimin değişmeyen ilke olduğu varsayımından hareketle diyalektik bir ontolojidir. İçererek aşma ve dönüştürme arzusu bizi geçmişle hesaplaşmaya götürmelidir. Daha iyi bir gelecek ancak böyle bir yüzleşmeyle ve haksızlıklar telafi edildiği takdirde mümkündür.
Tarih, döngüsel, katastrofik ve irrasyonel öğelerle doludur. Bu öğeleri fark etmek, aralarındaki bağı yeniden inşa etmek için hatırlama yetisini güçlendirmek gerekir. Hafızanın bize sağlayacağı yüzleşmeler her ne kadar acı dolu da olsa bizi sarsarak kendimize getirir ve efendinin yarattığı yine efendinin yazdığı tarihe karşı uyandırır.
Benjamin’in “Hikâye Anlatıcılığı”nı bir yöntem olarak felsefesinin öznesi yapması anlamlıdır. Burada modernitenin parçaladığı ortak anlamı, kamusalı inşa etme, onu enformasyon kirliliğinde silinip gitmekten kurtarma çabası vardır. İnsanın insana “insanlık” paydasından seslenebilmesinin umudu saklıdır Benjamin’de. O her ne kadar Nazi zulmünden kaçarken kendi öldürdüyse de bu intihar umutsuz bir adamın ölümü değildir. Yaşamıyla, yazdıkları ve inandıklarıyla Marksizmin hümanizmasını yeşertmiştir.
“Hikâye Anlatıcılığı; insanın deneyimlerini paylaşma yeteneği, bir olay ya da durumu kuşaktan kuşağa aktaran gelenek zinciri, yaşam deneyimine dayanan bir tür bilgeliktir.” (Sütçü, 2013; 6)
Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nde “genişletilmiş zihin” kavramıyla vurguladığı da buna benzer bir herkes için ortak duygu (sensuscommunis) arayışı değil midir? İçimdeki ahlak yasası, diğerini anlama imkânı tanır ve davranışımı buna göre düzenlememi sağlar. İşte Hikâye Anlatıcılığı bu ortak duyguyu yaratmak için heyecanlı ve etkili bir yoldur, diyebiliriz. (Sütçü, 2013; 6)
Hikâye Anlatıcılığı, başkasının varlığını gerektirir. Dinleyen ve anlatan arasındaki etkileşim karşılıklı bir dönüşüm yaratır. Çağın sanatı olan roman hikâyeciliğin pabucunu dama atmıştır. Elbette hikâyeciliğin sönmesinin tek sebebi roman değildir. Enformasyon ağları, medya, teknolojik ilerlemeler vs. hikâye dinlemeye meraklı kalabalıkları ortadan kaldırırken, insanları kendi hikâyelerini anlatma, koşulsuzca paylaşma hevesinden vazgeçirmiştir. Modern çağ, şairin ölüm döşeğinde can çekiştiği, hikâyecinin ise gittikçe bizi terk ettiği bir çağdır.
Oysa hikâye anlatıcısı bize geçmişin insansal damarlarını göstererek onu anlamamızı sağlarken, geleceği de bu anlayışla yorumlama, yaratma şansı verir. Benjamin için geleceği yaratmadan evvel geçmişi anlamak elzemdir. Bu anlayış, resmi ya da gayri resmi lineer bir tarih yazımıyla mümkün olamaz.
Benjamin’in şairane üslubu estetik beğenilerinde ve bu beğenilerini yazınsal atmosferine yansıtışında karşımıza çıkar. En sevdiği nesnelerden biri sallayınca içindeki kır manzarasına kar yağan cam kubbelerdi. Belki de bu manzarada hikaye anlatıcısının ardında bıraktığı söze dökülmemiş hikayeleri görüyor, görmeye çalışıyordur. Yabancılaşmaya karşı bir direnmeydi onun estetiği. Hem Hegel’in İkinci Doğa dediği hem de Marks’ın Meta fetişizmi dediği bir yabancılaşmaya direnmek belki de…
Benjamin’in en temel inançlarından biri, gözlemlenen gerçeğin en küçük hücresinin bile dünyanın geri kalanına eş değer olduğuna yöneliktir. Bu inanç onun düşüncesini çoğulluklar, esneyen, genleşen bir sarmallık biçiminde hissetmemizi sağlar. Tüm tarihi kuşatan, geçmişi, şimdiyi ve geleceği içinde barındıran Bergsoncu bir virtüelliğin izini buluruz. Geçmişin aslında geçmediğini, şimdinin geleceği de geçmişi de içinde barındırdığını, geleceği yaratmanın şimdiyi inşa etmekten şimdiyi inşa etmenin de geçmişle yüzleşmekten geçeceğini her zaman hatırlatır bizlere. İşte bu nedenle geçmişle yüzleşme, atalarımızla tanışmak, iyi ve kötü adına yapılan ne varsa olup bitene cam kubbeler içindeki kır manzarasını izler gibi bakmaktır. Bu bakış, bizi kaçamayacağımız bir görme biçiminin içine atar. Orada gören göz değil, adına insanlık diyebileceğimiz bir “ortak duygu” dur.
Aslında “Tarih kavramı Üzerine” nin IX. Tezinde de ifade ettiği böyle bir bakıştır.
“Klee’nin ‘Angelus Novus’ adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor; Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih Meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri O tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi Melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek… Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır. ( Benjamin, 2012;44)
İşte yukarıdaki alıntıyla Benjamin’in şiirsel dünyasından bir kapı aralamış oluyoruz. Geçmişi olası tehditleriyle görmeye hazır olan bilincin yaşayacağı şaşkınlığı ve bunu değiştirme arzusunu bir meleğin hatta bir ressamın resmindeki bir imge olarak meleğin üzerinden anlatışı, tarih meleği metaforunu kurarken aslında özlemini çektiği bir hikâyeanlatıcısı olmaya öykündüğünü görebiliriz. (Angelus Novustablosu ölümüne kadar yanından ayırmadığı bir nesne, özne olacaktı) Arendt, Benjamin için “İnci Avcısı” derken bunu kast ediyor olabilir miydi? Edebiyatta, Plastik Sanatlarda ya da gündelik eşyanın alışılmış sıradanlığında bilinçte bir parıldama yaratan imgenin avcısıydı Benjamin. Avını yakaladığında felsefesinin nadide cümleciklerine dönüşüyordu imgeler. Şairlerle, Yazarlarla dostluğu onu böylesine zengin bir dil kullanımına sürüklüyordu çabasız, kendiliğinden…
“Hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürünün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan. Bu yüzden tarihsel maddeci, kendini bundan olabildiğince uzak tutar. Kendine biçtiği görev, tarihin havını tersine taramaktır.”( Benjamin, 2012;43)
Sanat, Edebiyat, Felsefe, Tragedya vs. hemen hepsi de insanlık acılarının ve bu acıları yaratan yine insanlığın tarihini okuruz. Bütün bu eserler bir şekilde insanın insana zulmünü konu edinir. İster trajik isterse komedi olsun yaşananlar bir şekilde barbarlığın acıklı ve kozmik açıdan bakıldığında ise trajikomik öğelerini içerir. Her ne kadar sanatçının ve sözlerle büyüleme yetisinin ürünü de olsalar, yaşananlardan pay almışlardır ve seyircide ortak bir duygu yaratırlar. Bu ortak duygu hiç kimsenin deneyimlemediği, tanışmadığı bir duygu olabilir mi? Bir sanatçı izleyende içkin olarak mevcut olmayan hangi duyguyu oluşturabilir? İşte Benjamin’in güvendiği ve ona umut ilkesi olan da bu duygu’dur.
Benjamin ise bu sözü şöyle dönüştürür;İnsanlığın kendini yeniden keşfetmesi mümkün değil-Hölderlin Marks’ıokumadıkça…
Görmekteyiz ki, Gerard Scholem ile dostluğu filozofu kabala mistizmine epeyce yakınlaştırmış ve inanç dünyasının naif insani yüzüyle diyaloğa girmeye zorunlu kılmıştır.
“…indirgemeci bir zihniyete sahip olan pek çok kişi için mistik deneyim sadece Tanrı’ya yönelen bir deneyim olsa da, Benjamin için mistik deneyim Tanrıya yönelikolmaktan çok uzaktır. O mistik deneyimin çok katmanlı olduğunun farkındaydı.” (G.Scholem Walter Benjamin ve Tarih Meleği, İstanbul 2006;62 Çev. Efe Çakmak Say Yay.)
Benjamin için Tanrı ya da Tin’in varlığına inanmanın devrimci olmayı bertaraf eden bir yanı yoktur. Marksist olmak için de ateist olmaya gerek yoktur, olmamalıdır. Frankfurt okulunun tümünde hâkim olan anlayış, diyalektiğin madde ya da tin ile kapatılan uçlarını yeniden açmak, ona hak ettiği özgürlüğü, sonsuz deneyim kapasitesini geri kazandırmaktır. Benjamin böyle bir epistemolojik dönüşümün en radikal mimarlarındandır diyebiliriz. Şiddetin Eleştiri’sinde değindiği zorunlu askerlik, militer yapılar, polis şiddeti, yasal ya da yasa dışı her türden şiddete dönük kritiği Benjamin’in Ortodoks Marksistlerce neden pek itibar görmediğini ve mistik denilerek küçümsendiğini açıklar.
“Militarizm, devletin şiddetin devlet amaçlarına hizmet eden bir araç olarak zorla evrensel düzeyde kullanımıdır” (Walter Benjamin Şiddetin Eleştirisi Çev. Efe Çakmak Say Yay. S.108)
Filozof, barışçıl yöntemlerden vazgeçmemek gerektiğinin altını çizmiştir. Saygı, duygudaşlık, barışçıllık ve güven… Öfke yüzünden şiddeti bir araç olarak değil sadece bir açımlama olarak görür. Gelecekteki felsefenin en önemli görevi, farklı bilinç türlerinin değerleri arasındaki farkların ayırt edilmesini sağlayan bir ölçüt belirlemektir. Dini deneyimi de mantıksal olarak mümkün kılacak bir epistemolojinin keşfedilmesi ya da icat edilmesi… Benjamin’e göre tüm felsefe bilgi kuramıdır ve varlığın felsefi kavramı dinsel öğretilere yanıt vermelidir.
Gerçeküstücülerle dirsek teması, Benjamin’i din dışı bir aydınlanmanın antropolojik bir ilhamla mümkün olabileceği fikrine götürmüştür. Rimbaud, Lautreamont ve Apollinaire gibi şairlerin yaşadığı epifani böyle bir deneyimdir. Bu aşktaki din dışı aydınlanışla benzeşir. Zaten okumak bile okült bir deneyimdir. Bir başkasının yazdığı metnin içinde yürürken kendi zihinsel labirentinde keşifler yapmak gerçekliğin hangi katmanına dahil edilebilir?
İşte tam da böyle bir esrime, kişiye başkasını anlama, olanı da değiştirme arzusunu hissetme cesareti verir. Benjamin, “sarhoşluğun gücünü devrime katmak” (Benjamin 2014;165) dediğinde akıl ve metot kıskacında ateşi sönmüş ya da totaliterleşmiş komünizmin hakir gören bakışlarını üzerine çekmeyi başarmıştır.
Yine de tarihin havının tersine taramayı şiar edinmiş filozof için şu sözleri sarf etmek Ortodoks Marksizm için ironik bir ayna görevi görebilir;
“Kolektif olanın da bir bedeni vardır…..Beden ve imge dünyası tüm devrimci gerilimleri kolektif bir bedensel uyarıya, kolektifin tüm bedensel uyarılırını da devrimci bir boşalmaya dönüştürmek üzere teknik içinde birbirine sımsıkı kenetlendiğinde, işte yalnızca o zaman gerçeklik KOMÜNİST MANİFESTO’DA istenen ölçüde kendini aşmış olacak.”(Benjamin, Gerçeküstücülük 2014;165)
Kolektif bir kurtuluş sadece böyle bir esrime ve kenetlenmeyle mümkünse ufukta bir yerlerde böyle bir aydınlanmanın, ortak bir düşün etrafında kenetlenmenin umudu hep var olacaktır. Ta ki insan aynada kendini görmekten korkmayacağı güne dek…
Çünkü “Mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir” (Benjamin, Tek Yönlü Yol 2014; 66)
* İKÇÜ Sosyoloji Yüksek Lisans
A.Ü D.T.C.F Felsefe
Kaynakça
Benjamin Walter, Gerçeküstücülük, İstanbul 2014, Metis Seçkileri, (Son Bakışta Aşk , Derleyen; Nurdan Gürbilek)
Benjamin Walter, Tarih Kavramı Üzerine, İstanbul 2014, Metis Seçkileri,(Son Bakışta Aşk, Derleyen; Nurdan Gürbilek)
Cevizci Ahmet, Felsefe Sözlüğü, İstanbul 2005; Paradigma Yayınları
Çörekçioğlu, Hakan, Kant ve Benjamin’de Şiddetin Tarihi ve Hatırlama, FLSF, 2012 Bahar sayı 13, s.1-9 ‘da 6)
Dellaloğlu Besim, Walter Benjamin Sayısı, Cogito Dergi, 2007 sayı:52; 8
Yılmaz Özcan Sütçü, Ortak Bir Dünya Deneyimi: Hikaye Anlatıcısı, Ethos Dergi 2013; 6




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder