Ben-in kendini tanıması için başka Ben'e duyduğu bu gereksinim kültür tarihinin yakıtı. Tanımlamak güven verdiği ve öngörüde bulunmayı sağladığı için kontrolü kolaylaştırıcı bir çaba. Ne kadar çok şeyi tanımlayabilirsem o kadar iyi hissederim. Çünkü tanımlayamadığım şey tekinsizdir.
Moderniteyle birlikte Özne-Nesne, Ben- Doğa ayrımı birey olarak insanın ilerleme olanağını müjdelerken, bilim ve kültür üzerinden üreteceği tahakküm politikalarından da haberdar mıydı bilemiyoruz ama tahakkümün tarihin dokusunda mevcut olduğunu biliyoruz. Benjamin, şiddetin evrensel tarihi derken zaman ve uzam bakımından bir devamlılıktan bahsediyor olsa gerek. Acı tecrübelerimiz bize gösterdi ki; faşizmin dini ve ulusu yok, tıpkı iblisin renginin olmadığı gibi…
Özgürlük ve demokrasi vadeden modernitenin kör kuyusu; Kadın Hakları.
“Cinsellik politik nitelik taşıyan bir sınıflamadır ve bu politika bir cinsin diğer cinse egemen olmak için kullandığı yolları ifade eder” diyor Kate Millet.
Feminizm cinsler arası eşitsizliğin doğasını anlamaya çalışan toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine yoğunlaşarak mevcut eşitsizliği ortadan kaldırmak için teori ve pratikte çalışan bir düşünme biçimidir. Bugün tarihten örnekler vererek meselenin enlemini genişletebiliriz ama dikey düzlemi zaten bir ıstırap olarak burnumuzun dibinde.
Düşünce Tarihinin labirentlerinde yürürken bu tarihin mimarlarıyla karşılaşırız. Bazı karşılaşmalar heyecan verirken bazıları can sıkıcı bir hayret duygusu yaratabilir. Hadi bakalım;
Aristoteles’ den Sartre’ a kadar birçok filozofun kadını eksik bir beden olarak tanımladığını görebiliriz.
Platon’a göre; Kadın, ruhun şehvetli ve bayağı parçasını temsil eder. “Timokratik Adam” (kitap VIII) adlı alegoride genç adamın annesi ve babası üzerinden erkeğin rasyonel tabiatını betimler. Bu durumda kadın akıldan yoksun bir varlık olarak erkekten aşağıdadır.
Aristoteles’e göre; kadın, “pnuma” (can) ve spermden yoksun, eksik bir erkek olarak tanımlanmaktadır. (Aristotle, The Generation of Animals)
Sartre ise kadını belli bir eksiklik ya da yokluk bağlamında tanımlar. Kadını bir Oyuk (Hole) olarak betimler. “Şüphesiz ki onun cinselliği penisi yalayıp yutan obur bir ağızdır-kolaylıkla kastrasyon fikrine neden olabilecek bir olgudur. (Jean Paul Sartre, Being and Nothingness)
Freud’un penis kıskançlığı teorisine göre kız çocukları yaklaşık üç yaşlarında bir şeylerin eksik olduğunu fark ederler. Bunun tam olarak ne olduğunun farkına varmaları da genital organlarını karşılaştırmalarıyla gerçekleşir. Kız çocuğu bu mukayese sonucu hadım edildiğini düşünür. Hadım edilmemiş olan erkeğin sahip olduğu penisi kıskanma duygusu böylece başlamış olur.
Lacan “İktidarın dildeki yeri simgesel düzeni dayatan fallus’tur” derken sembolik bir iktidar nesnesine göndermede bulunuyordu. Simgesel düzenin babaya ait doğasına vurgu yapan bu söz, tüm yapıya hükmeden bir zihniyeti, erkeğin de kadının da tüm cinslerin arzu yönelimini ele geçirmiş bir hayaleti betimler.
Freud’un Penis Kıskançlığı üzerinden cinsler arası ilişkiyi açıklama girişimi ve “Oedipal Kompleks” ile doruğuna çıkan indirgemeci insan doğası tasavvurunda “Kadın” ve “Erkek” fallus’un merkez olduğu bir hayatın nesneleri haline gelir. Post-feminist teorilerin dikkat çekmek istediği şey, tam da böyle bir nesne konumuna indirgenmiş insan modelidir.
Psikanalize göre normallik ve anormalliğin nasıl tanımlandığına bakalım;
Normal bir kadın, penisi kıskandığını, onu arzuladığını kabul eden bir kadındır. Anormal kadın ise penisten yoksun olduğu, penisi kıskandığı gerçeğini kabul etmeyen kadındır. Böylece klasik psikodinamik bakışta; fallus merkezci bir dünya görüşü buluruz. Fallus merkezciliğin kökenindeyse Derrida’nın “Varlık Metafiziği” dediği şey vardır. Bunun kadınlar için anlamı şudur; Gerçeklik bir varlık/yokluk ikiliği temelinde tanımlanır. Elbette kadınlar bu ayrımın ikinci tarafına karşılık gelirler.
Lacan'la birlikte penisin bir iktidar simgesi olarak “fallus” a dönüşmesi kişisel ve toplumsal bilinçdışına işlenmiş doğası deşifre edilmeye başlanmıştır. Penis kıskançlığı ve Oedipal krizin en ironik ve sarsıcı kritiği Fransız filozoflar Deleuze ve Guattari'den gelir.
"Oedipus kadını işyerinde taciz eden şirket patronudur; Oedipus psikanalist denilen küçük penistir. Oedipus politik despottur; Oedipus faşist öğretmen'dir; Oedipus Tanrı'dır;
Oedipus baskıcı rahip’tir; Oedipus Polis'tir;
Oedipus...
Her hangi bir otorite figürüdür."
“Anti-Oedipus’a Önsözden” (Deleuze)
Görüldüğü gibi aslında arzuyu, akışı, enerjiyi ve yaratıcılığı genital yapısında taşıyan dişil yapı “kadın” adı verilen pasif ve reaktif arzu ile özdeşleştiriliyor. Bu aşamadan sonra dişi artık isteyen değil, istenilen yani özne değil, nesne biçimine bürünüyor. Böylece “kadın” toplumsal bir cinsiyet olarak kuşaklar boyu eğitilen öğretilen ve koşullanan köle pozisyonunda sıkışıyor. Üstelik felsefeciler ve bilim insanlarının “rasyonel” yöntemleriyle bu durum, dişinin doğasından kaynaklanıyormuş gibi gösteriliyor.Kadın; women kelimesi Man-erkek üzerinden tanımlanırken dişi (feminine) kelimesi neredeyse kullanımdan atılıyor.
Sözlükte “dişi” kelimesinin Türkçe de “kancık” anlamına geldiğini de bu vesileyle öğrenmiş oldum. Dişi, Türkçede; şuh, işveli, çekici gibi anlamlara da geliyor. Hatta bir de şöyle bir anlamı var; Girintili ve çıkıntılı olmak üzere bir çift oluşturan nesnelerden girintili olan.
Post Feminizm, geleneğin içselleştirilmiş normlarını mercek altına almayı önerir. Cinsiyet kategorilerinin sabit olmayıp değişken nitelikte olduğunu ifade eden post modernist teoriyle, sabit cinsiyet kategorilerinin ötesindeki yapı sökümcü bir özne anlayışıyla feminist teoriyi birleştirir. Böylece epistemolojik temelini kazanan post modernist feminist teori, kadının tarihte her zaman tarih dışına nasıl itildiğini açıklamaya çalışır. Onlara göre kadının kendisinden bahsetmek henüz mümkün değildir. Henüz kadının özne olabildiği, kendini yaratabildiği ve yazabildiği bir tarih yazınından yoksunuz. Aydınlanma düşüncesinin, batı düşünce tarihinin, ilerlemeci tarih anlayışının radikal eleştirisi kadını olduğu gibi erkeği de özgürleştirecektir, diyebiliriz.
Frankfurt okulunun özgün filozoflarından Benjamin, Tarih Üzerine Tezlerde “Devrim, tarihin havını tersine taramaktır” derken, ilerleme mitiyle sürekli bir yıkıma doğru sürükleyen erkek aklının kritiğini yapar. Zira akıl erkeğin, bilim erkeğin sanat erkeğin sanatıydı. Tarihin havını tersine tarayan devrimci bir hareket; erkeğin yakıp kül ettiği dişi pozisyonu yeniden keşfetmeyi, onunla yüzleşmeyi ve kefaretini ödedikten sonra barışmayı da sağlayabilir. Kahraman erkeğin diğerine zulmünün yazıldığı insanlık tarihinin adı anılmayan mağdurları her çağda ve her coğrafyada kadınlardır.
Kadının özgür olmadığı bir yerde erkeğin özgürlüğünden de söz etmenin imkânı yoksa buna "varlığın" özgürleşmesi demek daha doğru olacaktır. Varlık dediğimizde var oluşun tüm katmanları –doğa-hayvan-bitki- özgürleşmenin öznesi haline gelir.
Efendi/Köle diyalektiği açısından Erkek/Kadın ikiliği değerlendirilirse kadının efendisinin zaafları üzerinden kendi hegomanyasını inşa etmeyi denediğini de görebiliriz. İlişki çemberinde kimin efendi kimin köle olduğunun sınırları kaybolabilir. Efendi hiç fark etmeden kölesinin kuklasına dönüşebilir. Hatta bazı durumlarda köle intikam duygusuyla an be an efendiyi –bazen koca, bazen baba, bazen sevgili vs.- tahakkümüne alabilir. Aristoteles için köle; köle olmasının öznel koşullarını kendi korkaklığında taşıyordu.
Kadın'ı kamusal hayattan uzak tutmaya çabalayan ve onun arzularını görmezden gelerek ya da dişil yaratımı rahme indirgeyerek kadına bir kuluçka makinesi gibi davranan erkek phallocentric (Fallus-merkezcilik, Derrida) tarihi kirletneye etmeye devam ediyor. Lacan “Fallus’un ne olduğunu anlarsan geri kalan her şeyi anlamış olursun” derken sadece insan nüfusunun yarısını oluşturan erkeklerin diğer yarısı üzerindeki tahakkümünü değil fallus merkezci aklı içselleştirmiş dişi pozisyonun da acıklı halini betimlemeye çalışıyor olmalı.
Modern Dünyada ötekileştirme, diğerlerinden nitelik olarak ayrılmakla birlikte temel argümanını muhafaza ediyor. Kamusal alanda söz sahibi birçok kadının, cinsiyetsiz bir görünüme büründüğünü, bazen erkeksi pozisyona öykünerek dişiliğini sakladığına tanık olabiliyoruz. Bu durum gizil bir baskıyla, bazen de kadının kendi kendine uyguladığı bir otosansürle gerçekleşiyor.
Böylelikle kadın, ciddiye alınmasının kolaylaşacağını düşünüyor ya da düşünmek zorunda kalıyor. Bazen bir femme fatale olarak, bazen de androjen bir kostümle konforlu ve temkinli bir entellektüel çabanın içine girebiliyor ama bu samimiyetsizlik tehlikeli bir hal de alıyor çünkü her biçimde hınç dolu.
Sınıfsal, homofobik, ırksal, dinsel ayrımcılık adaletin ve özgürlüğün inşası için mücadele alanları. Bu arayış ancak zihniyetin değişimi için yapılacak eylemlerle ereğine yaklaşabilir. İşte bu sebeple Derrida yapı sökümcü okumayı önerirken “kulak zarını yırtmak” gerektiğinin altını çizer. (Cogito, Derrida sayısı) Böylelikle aynı zamanda “logocentric” (söz merkezci) olan ve “fallocentric” (fallus merkezci) yapı parçalanıp bertaraf edilebilir. “Penisinden söz etmeye cüret eden ilk akademisyen benim” der Derrida… Benim gibi olmayana bir fotoğraf objektifi kadar ethostan arınmış olarak bakmayı beceremediğimiz sürece hiçbirimiz özgür olamayacağız. Çünkü özgürlük tikel değil tümel bir devinimle hakikatine yaklaşır.
Feministler, edebiyat eserlerinde klişe kadın tipleri yaratılmış olmasını kadına karşı oynana bir oyun olarak görürler. Bu oyunu deşifre etmek için dişi/Kadın kavram çiftini ayırmakla işe başlarlar. Buna göre Dişi; Biyolojik bir ayrım iken kadın toplumsal cinsiyet kodlarıyla örülmüş bir giysidir. Dişilik doğuştandır, doğaldır. Kadınlıksa eğitim yoluyla sonradan kazanılır bir tür terbiyeleme işlemidir. Bu işlemeyi reddeden kadınlar, doğaya ters düşen cadılardır. Ataerkil düşünce kadının bir özü olduğuna kadını da inandırmaktadır; uysal, namuslu, masum, itaatkâr, doğurgan vb.
M.Gilbert ve Suzan Gubar, edebiyat eserlerindeki klişe kadın tiplerini tahlil ederek eril dili ifşa etmeye çalıştılar. “Evdeki Melek” ya da “Canavar” olarak adlandırdıkları kadın tipleri erkeğin beklentileri ya da hayal kırıklıkları üzerinden tanımlanıyordu. “Evdeki Melek” namuslu, alçak gönüllü, uysal, masum, anaç, şefkatli ve itaatkâr bir tip olarak makbuldür. Kendini evine, çocuklarına ve kocasına adayacaktır. Diğer yandan “Canavar” tipi bağımsızlığına düşkün, erkeğin biçimlendirmesini kabul etmeyen bundan dolayı da erkeği korkutan bir modeldir.
Özellikle edebiyat eserlerine, yazınsal deneyimlere pos feminist bir perspektiften bakan Helen Cixous’a değinmeden bitirmeyelim;
Yapıtlarını 1970’lerde veren Cixous, ataerkil batı kültürünün dilini Derrida’dan yola çıkarak eleştirmiştir. Batıyı yalnızca logosentrik (söz merkezci) değil aynı zamanda Fallosentrik (Fallus merkezci) bulur. Daha önce de değindiğimiz karşıtlıklar üzerinden kurulan fallus merkezci dil şöyle işler; doğa/kültür, ruh/beden, form/madde, yaşam/ölüm ve erkek/kadın gibi. Dikkat edileceği üzere ikinci terim her zaman bir eksikliği ifade etmektedir. Derrida bu ikili değer sisteminin zor da olsa yıkılabileceğine inanır.
Cixous da kadınların ezilmesine ve susturulmasına hizmet eden bu kültür sistemini yıkacak kadınca bir dile gereksinim olduğunu savunur. Fallogosentrik olmayan bir dilin inşası, özgürleşecek ruhların ödevidir.
İkili karşıtlıklar mantığına yer vermeyen bir başkaldırı dilidir bu. Yazınsal, şiirsel özellikler taşıyan bir dil. Böylece kadın tarih sahnesinde gecikmiş rolünü sahiplenmiş olacak, hepimiz tarihin yeniden yazımı ve yaratımı için insanlık paydasında birleşebileceğiz. Kadının kendini yaratabildiği bir dünya belki de ilerleme mitinden ve bu mitin yarattığı katastroftan da uzaklaşacaktır.
Sözlerimi Ursula K. Leguin’den bir alıntıyla bitiriyorum;
- Söyle bana Teyze, bir yazarda olması gereken tek şey nedir?
- “Söyleyeyim” der, hayal gücü; Bir yazarda olması gereken tek şey taşak değil.
Görsel 2; © 2021 The Estate of Ana Mendieta Collection,
LLC. Courtesy Galerie Lelong & Co. /
Licensed by Artists Rights Society (ARS), New York
Görsel 3; Scroll from Carolee Schneemann’s performance of Interior Scroll, 1975, at the Telluride Film Festival, Colorado, September 4, 1977.
Kaynakça
*PEREZ, Rolando (2008)
Anarşi ve Şizoanaliz, Çev. Şervan Adar Avşar, Versus Yayınları
*Türkçe Sözlük (T.D.K 2009)
*Deleuze, Anti Oedipus
*Cogito, Derrida Sayısı
*Cogito, Feminizm Sayısı
*Camile Paglia“Cinsel Kimlikler”
*Julia Kristeva “Korkunun Güçleri”
*Virginia Wolf “Kendine Ait Bir Oda”
*Ursula K. Leguin “Kadınlar, Rüyalar Ejderhalar”
*Helene Cixous, Rüya Dedim Sana
*Judith Butler, Bela Bedenler
*Luce Irıgaray, “Başlangıçta Kadın Vardı”
*Varlık dergisi, Hayatta ve edebiyatta yıkılmamak; kadın şiddet şiir sayısı
*Lacan, Fallusun Anlamı
*Ece Ayhan, Şiirimiz Mor Külhanidir Abiler (şiir)
*Yelda Karataş, Zait (şiir)
*Didem Madak, Grapon Kağıtları (şiir)





